|
Henoch-Schönlein purpurası:
Etiyoloji:
Henoch-Schönlein
purpurası (HSP) etyolojisi tam olarak bilinmeyen, başta cilt olmak üzere
gastrointestinal sistem, eklemler, böbrekler ve daha seyrek olarak diğer
organların etkilendiği bir lökositoklastik vaskülittir. Genellikle 5-15
yaş grubunda görüldüğünden HSP bir çocukluk çağı hastalığı olarak
değerlendirilebilir.
Tanım:
Henoch-Schönlein
purpurası, küçük damarlar başta olmak üzere damar duvarlarına IgA
çökelmesi ile gelişen akut lökositoklastik vaskülite bağlı olarak ortaya
çıkan sistemik inflamatuar bir sendromdur.
Sendrom daha önce
“Anafilaktoid purpura”, “Allerjik purpura”, “Romatoid purpura”, “Alerjik
vaskülit”, “Lökositoklastik vaskülit” ve “Peliosis romatika” olarak da
adlandırılmıştır. Henoch-schönlein purpurası en sık çocuklarda görülür ve
çocukluk çağnıın en sık görülen vaskülitidir.
Epidemiyoloji:
Henoch-Schönlein
purpurası çocukluk çağında nadir olan sistemik vaskülit sendromları
arasında en sık görülenidir. Hastalık en sık 2-15 yaş arası çocuklarda
görülür. Bununla beraber 2 yaş altındave yetişkinlerde de nadir olmakla
birlikte HSP görülebilir. iki yaş altı çocuklarda hastalık daha hafif bir
gidiş gösterir. Hastalığın bu yaş grubu için belirleyici özellikleri yüz
ve kulaklar gibi tipik olmayan döküntü dağılımı, belirgin ödem ve daha
hafif gastrointestinal bulgularla böbrek tutulumunun olmamasıdır. Buna
karşılık hastalık yetişkinlerde daha ağır seyirlidir ve HSP tanısı
konmadan önce diğer vaskülitler de düşünülmelidir. Hastalığın belirgin bir
coğrafi ve etnik dağılımı yoktur. Genel toplumda HSP görülme sıklığı
çocuklarda yaklaşık 13,5/100000 çocuk/yıl olarak bildirilmiştir. Erkek
çocuklarda kızlara göre 2:1 oranında daha sıktır. Hastalığın daha çok
ilkbahar, sonbahar ve kış mevsimlerinde ortaya çıkabileceği yapılan
çalışmalar ile gösterilmiştir.
Etyoloji:
Henoch-Schönlein
purpurasının etyolojisi kesin olarak bilinmemektedir ancak hastalığın
immün kompleksler ile ilişkisi olduğu kabul edilmektedir. Genetik bir
yatkınlığın HSP’ye yol açtığı düşünülmüş ise de herhangi bir HLA doku tipi
ile ilişki ortaya konamamıştır. Sürekli immünsüpresif tedavi altında iken
tipik bulguları ile HSP geçiren olguların varlığı asıl tetikleyicinin
bağışıklık sistemindeki bir bozukluk olmayıp bir enfeksiyon etkeninin
tetiklediği immünolojik yanıtın hastalığa yol açtığını düşündürmektedir.
Henoch-Schönlein purpurası özellikle kış aylarında daha yaygındır. ilk
olarak Olguların yaklaşık yarısında bulgular ortaya çıkmadan kısa bir süre
önce ÜSYE geçirme öyküsü vardır. Ancak bu bağlantının kış aylarında
ÜSYE’nin sıklığındaki genel artışa bağlı bir yanılgı olup olmadığı tam
olarak açıklanamamıştır. Çalışmalarda herhangi bir patojenin tek başına
HSP’ye yol açtığı gösterilememiştir. Değişik çalışmalarda
kesinleştirilememekle beraber streptokoklar, varisella,mikoplazmalar,
parvovirüs, adenovirüs, Ebstein-Barr virüsü, Yersinia, Legionella ve daha
başka pek çok enfeksiyon etkeni ile HSP arasında bir ilişki olabileceği
düşünülmüştür. Bu noktada üzerinde en çok durulan mikroorganizma
streptokoklardır. Bazı hastalarda da alerji, aşılar veya ilaç duyarlılığı
sorumlu tutulabilmektedir. Zaman zaman da belirgin bir tetikleyici neden
bulunamadan olgularda kümelenme görülebilir.
Patogenez:
Hastalığın etyolojisi
bilinememekle birlikte IgA’nın HSP’nin etyopatogenezinde önemli bir role
sahip olduğu düşünülmektedir. Henoch-Schönlein purpurasında temel
patolojinin tutulan organların küçük damarlarında IgA’ya bağlı vaskülit
olduğu kabul edilmektedir. Serum IgA düzeyi artmış yapım veya azalmış
renal klirense bağlı olarak genellikle artmıştır. Bilinmeyen bir antijenik
uyarının IgA’da artış ve nekrozitan vaskülit ile sonlanacak mekanizmaların
tetiklenmesine yol açtığı düşünülmektedir. Son zamanlarda HSP gelişiminde
rol alan IgA’nın anormal yapıda IgA1 olduğu bildirilmektedir.
Histopatoloji:
Histopatolojik
incelemelerde başta kapillerler olmak üzere arteryol ve venüllerin
tutulduğu görülür. Etkilenen dokularda küçük damarların çevresi
polimorfnüveli lökositler, mononükleer hücreler ve eozinofiller ile
çevrilidir ve ertirositler damar dışına çıkmıştır.Tutulan damarlarda ve
çevrelerinde nükleer artıklar ve şişmiş kollajen fibriller vardır.
Arteryollerde nadiren fibrinoid nekroz da görülebilir. Kapiller ve
venüllerin içinde trombosit trombozları görülür. Tanı için zorunlu
patolojik bulgu parçalanmış polimorfonükleer lökositlerin varlığı olarak
tanımlanabilecek olan lökositoklastik vaskülittir. Bu lezyonlarda IgA
çökelmesi belirgindir. Hastalık sırasında serum IgA konsantrasyonlarında
artma, dolaşımda IgA içeren immün kompleksler ve damar duvarları ile
böbrek mezangiumunda IgA çökeltileri saptanmaktadır. Böbrek tutulumu
varlığında ışık mikroskobu ile aynı hastada hastalığın gidişi boyunca veya
hastalar arasında lezyonlar önemli değişiklikler gösterebilir.Mezangial
hücreler ve matrikste fokal ve segmental lezyonlardan yarım ay oluşumuna
kadar değişebilen proliferatif glomerulonefrit izlenebilir. Çoğunlukla
hiperselülarite, segmental skleroz, fibroz ve mononükleer hücre
infiltrasyonu görülür. interstisyel alanda da belirgin inşamasyon
gözlenir. Elektron mikroskobunda ise en sık mezangial ve daha seyrek
olarak subendotelial ve subepitelial çökeltiler gözlenir. immünşoresan
yöntemlerle mezangiumda IgA ve bazen de IgG ve kompleman çökeltileri
görülür. immünşoresan mikroskobunda özgün ve tanısal bulgu mezangiumda
benekli (granüler) IgA ve buna eşlik edebilen C3, fibrinojen, properdin ve
hafif zincirlerle daha nadir olarak IgG ve IgM çökeltileridir.
Klinik Bulgular:
Henoch-Schönlein
purpurasının klinik bulguları trombositopeni olmaksızın ortaya çıkan
palpabl purpura şeklinde deri döküntüleri, eklem bulguları,
gastrointestinal sistem (GiS) tutulumu ve renal tutulum ile
karakterizedir. Son 10 yıllık süre içinde izlemiş olduğumuz HSP’li
olguların klinik bulgularının dağılımı Tablo I’de verilmiştir. Henoch-Schönlein
purpurası çok düşük ve yüksek yaşlarda tipik olmayan bulgularla ortaya
çıkabilmektedir.ileri yaşlarda daha ağır bir tablo görülmesine rağmen
özellikle iki yaş altında çok dahahafif bir klinik gidiş görülmektedir.
Yetişkinlerde böbrek tutulumu çok daha sık ve şiddetlidir.Hastalık
çoğunlukla ortalama 4-6 hafta kadar sürer. Olguların yaklaşık yarısında ve
çoğunlukla ilk 6 hafta içinde bulgular yineleyebilir. Nadiren 7 yıla kadar
yineleyen olgular bildirilmiştir.
Cilt bulguları
Döküntü olguların
tümünde vardır ve çoğunlukla ilk bulgudur. Karakteristik döküntü 2-10 mm
boyutlarındadır. Yer yer kümeler oluşturabilir. Döküntü ciltten kabarık
mor renkte basmakla solmayan purpura şeklindedir. Lezyonlar başlangıçta
basmakla solabilir ve kaşıntılı olabilirse de daha sonra tipik kaşıntısız
purpuraya dönüşür. Purpura başlangıçta kırmızı iken giderek mor bir renk
alır. Bu purpura kümelerinin arasına serpilmiş ufak peteşiler veya daha
geniş ekimozlar da görülebilir. Ancak bu lezyonların trombositopeni ile
ilişkisi yoktur. Hastalığın gidişi sırasında yeni döküntüler ortaya
çıkabilir. Bu nedenle de döküntü polimorfik bir görünüm kazanır. Döküntü,
simetrik olarak özellikle kalça, ayaklar ve dirseklerin ekstanször yüzleri
gibi basıya maruz kalan bölgelerde görülür. Ancak daha yaygın olup yüz ve
gövdede de görülebilir. Bazen de tipik olan kalça ve ayak bileklerinde hiç
döküntü olmadan vücudun diğer bölgelerinde de döküntü görülebilir.
Döküntülerin en
önemli özelliklerinden birisi de Koebner fenomenidir. Burada belirgin
baskıyla karşılaşan (örneğin çorap ve kilot lastiği) bölgelerde artmış
yoğunlukta döküntüler gözlenir. Nadiren bu döküntüden bir süre önce
ürtiker tarzında veya eritema multiformadakine benzer makülopapüler
lezyonlar görübilir. Döküntü süresi de hastadan hastaya büyük farklılıklar
gösterebilir, kısa süreli olabilir, haftalarca sürebilir ya da
yineleyebilir. Döküntü ortalama 15 gün 53-30 gün) sürer. Cilt bulguları
genellikle ilk haftalar içerisinde yineler, 3 aydan sonra yinelemesi çok
nadirdir. Büllöz ve nekrotik lezyonlar da görülebilir.
Cilt bulgularına
saçlı deride, alt ekstremiteler ve ellerde yumuşak doku şişliği eşlik
edebilir. Bu şişlikler anjioödeme bağlı olarak gelişir, proteinüri varlığı
veya şiddeti ile ilişkili değildir ve basmakla iz bırakmaz. Daha nadiren
ve özellikle küçük yaşlarda göz kapakları, dudaklar, el veya ayak sırtı,
kulaklar,sırt ve perinede de lokal ödem görülebilir.Hatta tüm ekstrimetede
geçici şişlik ve duyarlılık olabilir. Henoch-Schonlein purpuralı
olgulardaki döküntüler Resim 1 ve 2’de gösterilmektedir.
Eklem tutulumu
Henoch-Schönlein
purpuralı olgularda eklem tutulumu akut artrit ya da artralji şeklinde
ortaya çıkmaktadır. Yaklaşık % 25 olguda döküntüden önce ilk bulgu olarak
akut artrit ya da artralji ortaya çıkabilir.
Artrit eklemlerde
şişme ya da ağrılı periartiküler yumuşak doku şişliği olarak görülür.
Eklem tutulumu genellikle periartiküler olup eklem içine kanama ve efüzyon
yoktur. Sıklıkla dizler, ayak bilekleri, dirsekler ve el bilekleri tutulur
ve eklem dağılımı poliartiküler şekildedir. Eklem tutulumu geçici ise de
aktif hastalık süresince yeniden belirginleşebilir.Ancak kalıcı şekil
bozukluğu bırakmaz.
Gastrointestinal
bulgular
Gastrointestinal
tutulum, HSP’li olgularda genellikle karın ağrısı şeklinde başlar. Kusma,
ishal, göbek çevresinde apandisiti yansılayan karın ağrısı ve kanlı
dışkılama görülebilir. Karın ağrısı hastaların % 15-40’ında döküntüden
önce başlayabilir.Gastrointestinal kanama olguların yaklaşık yarısında
gözlenir, benzidin pozitif gizli kanamadan taze kanlı dışkı ya da melenaya
kadar değişik şekillerde olabilir. Karın ağrısı barsak duvarında
submukozada ve intramural alanda damarların dışına sıvı ve kan sızması
sonucunda gelişir. Bunun sonucunda da yerel mukoza ülserleri oluşur (1-6).
Bazı hastalarda stres ülserleri ya da steroid tedavisine bağlı olarak GiS
kanaması görülebilir. Ağır GiS komplikasyonları olguların yaklaşık %
5’inde görülür ve çoğunlukla da döküntüden sonra ortaya çıkarlar.En sık
invajinasyon olmak üzere barsakta iskemi, enfarkt, nekroz, perforasyon,
fistül oluşumu, geç ileal striktür, akut apandisit, masif üst GiS
kanaması, pankreatit, safra kesesi hidropsu ve psödomembranöz kolit
görülebilir. Hastalar akut batın tanısı ile gereksiz laparotomiye
gidebilir. invajinasyon, perforasyon, nekroz ve masif kanama halinde
cerrahi müdahale gereklidir.
Böbrek bulguları
Böbrek tutulumu
sıklığı çalışmanın bildirildiği merkeze bağlı olarak farklılık
göstermektedir. Böbrek tutulumu, büyük serilerde çocuklarda yaklaşık
%25-50 ve yetişkinlerde ise yaklaşık % 30-90 civarındadır. Böbrek
bulgularının diğer bulgulardan önce ilk olarak ortaya çıkması çok
nadirdir.Böbrek tutulumu olan olguların yaklaşık % 20’sinde izole
mikroskopik hematüri, % 45’inde hematüri ve proteinüri, % 15’inde nefrotik
sendrom ve %20’sinde ise nefritik/nefrotik sendrom görülmektedir. idrar
bulguları normal iken hipertansiyon gelişen olgular da bildirilmiştir.
Nefropati olguların %80’inde döküntünün başlangıcından sonraki ilk 4
haftada ve tamamına yakınında ilk 3 ay içerisinde gelişirse de olguların %
3’ünde döküntüden aylarca önce ve küçük bir kısmında döküntüden yıllar
sonra başlayabilir. Böbrek tutulumunun özgün bulgusu genellikle
mikroskopik olan hematüridir. Mikroskopik hematüri nefritli olguların
tamamına yakınında görülürken makroskopik hematüri görülme sıklığı ise
yaklaşık % 40’tır. Hematüri geçici, kalıcı ya da tekrarlayıcı tarzda
olabilir. Hematüri, purpura nükslerine eşlik edebilir veya böbrek dışı
bulgular ortadan kalktıktan uzun bir süre sonra, çoğunluklada bir üst
solunum yolu iltihabını takiben ortaya çıkabilir. Genellikle hematüriye
farklı düzeylerde proteinüri de eşlik eder ancak nefrotik düzeyde
proteinüri seyrektir. Glomerüler filtrasyon hızında azalma, azotemi ve son
dönem böbrek yetmezliği gelişebilir. Son dönem böbrek yetmezliği
genellikle hastalığın başlangıcından sonraki ilk 3 yıl içerisinde
gelişmektedir ancak 15 yıl sonrasına kadar uzayan olgular da
bildirilmiştir. Nefropatinin şiddeti ile böbrek dışı bulguların şiddeti
arasında ilişki olup olmadığı tartışmalı ise de böyle bir ilişkinin
olmadığı düşüncesi daha hakimdir (1,6,8).
Kalıcı nefropati tüm
HSP vakalarının % 1-6’sında, son dönem böbrek yetmezliği ise % 1’in
altında olguda görülür. Henoch-Schönlein purpurasının sıklığı göz önüne
alındığında çocuklarda yarım ay oluşumu ile giden glomerulonefritlerin en
sık nedenlerinden birisi olarak karşımıza çıkmaktadır. Yarım ay oluşumu
ile giden ağır glomerulonefritler içerisinde yaklaşık % 30 ile HSP tek
başına en büyükgrubu oluşturur.
Diğer bulgular
Skrotal damarlarda
vaskülit sonucu testisler, spermatik kordon, epididim ve skrotum duvarında
iltihap ve kanama gelişebilir. Akut skrotal şişlik olguların % 2-35’inde
görülür ve testis torsiyonundan ayırt edilmesi güç olabilir. Gerçek
torsiyon ise çok nadirdir. Ayırıcı tanı için teknesyum 99m ile radionüklid
inceleme veya ultrason şarttır. Diğer nadir genitoüriner komplikasyonlar
hidronefroz, üreterde kalsifikasyon, mesane duvarında hematom ve üretrit
şeklinde sayılabilir.Hastalık sırasında hemoptizi ile birlikte pulmoner
kanama, şiddetli ağrı ile ortaya çıkan kas içi kanamalar ve faktör 8,
vitamin K eksiklikleri ile yaygın koagulopati gözlenebilir.Çok nadiren
vaskülit ve kanama diatezi sonucu merkezi sinir sistemi (MSS) tutulumu
gözlenebilir. Ayrıca nefrite bağlı hipertansiyon ve elektrolit
düzensizlikleride MSS bulgularına yol açabilir. Daha nadir olarak
periferik nöropatiye rastlanabilir (1-6).
Laboratuvar bulguları
Hastalığın tanısının
konmasında kullanılabilecek özgün bir laboratuvar bulgusu yoktur. Henoch-Schönlein
purpurasının diğer hastlıklardan ayırt edilmesi,prognozun öngörülmesi ve
tedavinin şekillendirilmesi için laboratuvar bulgularından
yararlanılabilir. Hastalığın tanımı gereğince trombositopeninin olmadığı
gösterilmelidir. Tanıya yardımcı olması için laboratuvarbulgularından
yararlanılabilir. Hastalığın tanımı gereğince trombositopeninin olmadığı
gösterilmelidir.Tanıya yardımcı olması için serum IgA düzeyine bakılabilir
ve cilt biyopsisi yapılabilir. Gastrointestinal bulgular olsun ya da
olmasın tüm olgularda dışkıda gizli kan varlığı araştırılmalıdır.
Hastalığın olası gidişinin öngörülmesinde en güvenilir klinik göstergenin
proteinürinin şiddeti ve süresi olduğu düşünülmektedir.Bu nedenle de
hastanın izlemi süresince aralıklı idrar incelemeleri son derece
önemlidir.Böbrek bulguları döküntünün başlangıcından daha sonra ortaya
çıkabileceği için başlangıçta idrar bulguları normal olsa dahi 1 ay ara
ile 3 ay boyunca idrar analizleri yapılmalıdır. Proteinüri saptandığında
mutlaka 24 saatlik idrar toplanarak veya bu mümkün olamıyorsa tek idrar
örneğinde protein-kreatinin oranı hesaplanarak proteinürinin şiddeti ve
ayrıca serum albümin düzeyi belirlenmelidir. Böbrek tutulumu olan
olgularda üre, kreatinin ve serum elektrolitlerinin düzeyi
belirlenmelidir. Bunların dışında nefropati varlığında seri idrar ve kan
biokimyası izlemi ile hastalığın şiddeti ve gidişi değerlendirilmelidir.
Bazı hastalarda orta düzeyde lökositoz ve sola kayma ile GiS kanamasına
ikincil normokrom anemi görülebilir.Akut iltihap nedeni ile sıklıkla
trombositoz ve eritrosit sedimantasyon hızında artış gözlenir. Hastaların
yarısında faktör XIII düzeyi azalmış olarak saptanır. Gastrointestinal
kanaması olan hastalarda faktör XIII düzeyinde azalmaya daha sıklıkla
rastlanır.
Tanı
Başlangıçta tipik
döküntü ile diğer bulgular birlikte ortaya çıktığında tanı koymak zor
olmasa da % 15-35 sıklıkla gastrointestinal veya eklem bulguları daha önce
ortaya çıkabilmektedir ve bu durumdaHSP tanısı güçleşmektedir. Böyle bir
durumda purpura genellikle ilk bulgulardan sonraki 7 gün içerisinde
gelişmektedir. Hastalığın kesin tanısı histopatolojiktir ve
lökositoklastik vaskülitin gösterilmesi zorunludur.
Klinik tanı için 1990
Amerikan Romatoloji Birliği tanı ölçütlerinin doldurulması gereklidir.
Tanı için en az iki ölçütün bulunması gereklidir.
1990 Amerikan Romatoloji Birliği HSP tanı ölçütleri
1-
Trombositopeni ile ilişkisi olmayan hemorajik cilt lezyonları.
2-
Hastanın septomlarının başlangıcında 20 yaşını doldurmamış olması.
3-
Barsak anginası, iskemisi
4-
Doku biopsisinde arteriol veya venül duvarlarında granülositlerin
görülmesi (lökositoklastik vaskülit).
Akut infantil
hemorajik ödem
Akut infantil
hemorajik ödem (AIHÖ), özellikle süt çocukluğu döneminde ortaya çıkan,
genel durumu bozmayan bir lökositoklastik vaskülitdir. Hastalık infantil
HSP olarak da adlandırılır. Hastalığın ana klinik bulgularını yanaklara
yerleşen madalyon tarzı eritem, gövdeye ve ekstremitelere yerleşen yaygın
purpurik döküntüler oluşturur Purpurik döküntüler histopatolojik
olarak lökositoklastik vaskülit görünümü içerirler. iç organ tutulumu
görülmez. Hastalık oldukça selim gidişli olup tedavisiz olarak
kendiliğinden kaybolup iyileşir.
Ayırıcı
tanı
Döküntü, artrit, GiS
ve renal bulguların birlikte değerlendirilmesi mümkün olduğunda HSP tanısı
güç değildir. Tanı güçlüğü bir semptom ağır bastığında ya da birden çok
organ tutulumu fark edilemediğinde ortaya çıkabilmektedir. Döküntü
hemorajik diyatez veya sepsis ile karışabilmektedir.Trombosit sayısı ve
pıhtılaşma testleri hemorajik diatez tanısından, uygun örneklerden alınan
kültürler ve daha iyi klinik durum sepsis tanısından uzaklaştırır. Ayrıca
çocuk istismarı ve ilaç reaksiyonlarıda döküntünün ayırıcı tanısında akla
gelebilir.Gastrointestinal bulgular ağır bastığında akut batın ve
invajinasyonla karıştırılabilirse de çocukluk çağındaki akut batın şüpheli
olgularda HSP’nin de akla getirilip diğer bulguları açısından dikkat
edilmesi gerekmektedir. fiüpheli olgularda ayakta direkt batın grafisi,
batın ultrasonografisi ve baryumlu lavman yardımcı olabilir. Böbrek
bulguları ağır bastığında da glomerulonefritlerle karıştırılabilirse de
benzer şekilde HSP olasılığı düşünülerek diğer bulgular yönünden
incelenmesi gereklidir. Eklem tutulumu akut romatizmal ateş, poliarteritis
nodoza, romatoid artrit ve sistemik lupus eritematosus ile karışabilir.
Henoch-Schönlein purpurasının diğer vaskülitlerden ve sistemik lupus
eritematosustan ayırt edilmesi genellikle diğer bulgularının ışığı altında
güç değildir.
Hastalığın gidişi
Henohc-Schönlein
purpurası genellikle akut, kendi kendine sınırlanan bir hastalıktır.
Hastaların büyük bir kısmı için prognoz çok iyidir. Çocukların %95’inde
hastalık ortalama 4 hafta (3 gün-2 yıl) içerisinde herhangi bir sekel
bırakmaksızın tamamen düzelir. Hastalar erken dönemde nadiren GiS
komplikasyonlarına, böbrek yetersizliğine ve MSS tutulumuna bağlı olarak
kaybedilebilir. Henoch-Schönlein purpurasında erken dönemde en dramatik ve
ciddi komplikasyonlar GiS ile ilgilidir. Hastaların % 2’sinden azında uzun
dönem hastalıksız yaşam ile ilişkili ciddi bir komplikasyon gelişebilir.
Çok ender olarak rastlanan MSS bulgularısayılmazsa böbrekler dışındaki
sistem bulguları süregenleşmez.En sık görülen ciddi komplikasyon
hastalığın geç döneminde diğer organ sistemlerine ait semptomlar
kaybolduktan sonra ortaya çıkan son dönem böbrek hastalığıdır.
Süreğenleşme eğilimi nedeni ile nefritin her olguda nasıl bir seyir
izleyeceğini tahmin etmek önemlidir, ancak bu konuda kesin veri yoktur.
Her ne kadar HSP geçiren hastaların küçük bir kısmı kronik böbrek
yetersizliğine giderse de yoğun bir tedavi ile bu gidişin önlenebileceği
ümidi ile bu hastaların önceden belirlenmesi gerekmektedir. Diğer taraftan
böylesine ağır bir tedavinin gereksiz yere başlanması da sakıncalıdır.
Herhangi bir yakınması kalmamış çocukların uzun bir süre izlemi de
hekimler ve aileler için endişeye ve gereksiz emek kaybına yol
açmaktadır.Çocuklarda hastalık daha hafiftir, daha kısadır, daha az nüks
görülür ve belirgin şekilde daha az sıklıkla böbrek bulgusu vardır.
Çocuklarda böbrek fonksiyonlarında bozulma olmaksızın geçici hematüri
yetişkinlere kıyasla çok daha sıktır. Böbrek bulguları biopsiyi
gerektirecek kadar ağır olan olgularda kronik böbrek yetersizliği (KBY)
gelişme riski çocuklarda yaklaşık % 20 iken yetişkinlerde yaklaşık %
30-90’dır. Hastalığın başlangıç yaşının 7’den yüksek olması böbrek
tutulumu açısından daha yüksek risk oluşturur.Makroskopik hematüri ile
birlikte böbrek biopsisinde yarım ay oluşumu saptanması kötü gidiş ile
ilişkilidir. Yine çalışma grubumuzun 102 eski HSP’li hasta üzerinde
yürüttüğü bir çalışmada HSP’de oluşan renal tutulumun şiddetinin
başlangıçta oluşan renal patolojiden çok farklı olmadığı ve o dönemdeki
tedaviye verilen yanıtın sonucu kalan sekel lezyonun da benzer şekilde
süregeldiği ve hiç ilerlemediği gösterilmiştir.Henoch-Schönlein purpurası
olan çocuklarda ailesel Akdeniz ateşi görülme sıklığı sağlıklı topluma
göre belirgin olarak artmıştır. Bu çocuklarda ailesel Akdeniz ateşi
varlığının aranması, hastalığın erken tanılanlandırılarak tedaviye
başlanması açısından önem taşımaktadır.
Tedavi
Henoch-Schönlein
purpurasının böbrek dışı bulguları için uygun semptomatik tedaviler
başlanmalıdır. Henoch-Schönlein purpurası genellikle kendi kendine
sınırlanan ve destek dışında özel tedavi gerektirmeyen bir hastalıktır.
Eklem ağrıları genellikle ibuprofen gibi ağrı kesiciler ile kontrol altına
alınır. Aktif GiS kanaması olan hastalarda eklem bulgularına yönelik non
steroid antiinşamatuar tedavi sakıncalıdır. Hipertansiyon, varlığında
uygun antihipertansişerle kontrol edilmelidir. Enfeksiyon varsa yerine,
etkenine ve şiddetine göre gerekli antibiotiklerle tedavi edilir. Ciddi
GiS komplikasyonlarında cerrahi müdahale gerekebilir. Ağır cilt bulguları,
karın ağrısı ve protein kaybı 1-2mg/kg/gün oral kortikosteroid tedavisine
dramatik bir şekilde yanıt verir. Kortikosteroid tedavisi artritin ve
karın ağrısının gerilemesini sağlayabilir ancak hastalık süresini
kısıtlamaz ve yinelemeleri önleyemez.Kanama olmaksızın salt karın ağrısı
için steroid başlanması daha ağır komplikasyonları gölgeleyebileceğinden
sakıncalı olarak kabul edilmektedir.Cerrahi girişim gereken olgular
dışında GiS bulguları tedavisiz gerilemektedir. Erken dönemde tedaviye
başlanması bulguların gelişmesini önleyemez. Önceki ataklarda steroid
uygulanması daha sonra yeni nüks gelişimi riskini azaltmaz.Glomerulonefritte
olağan dozlarında kortikosteroidlerin etkinliği olmadığı kabul
edilmektedir.Az sayıdaki çalışmada ise böbrek tutulumu gelişimi açısından
yüksek risk taşıdığı düşünülen olgularda (7 yaş üstü, şiddetli GiS
tutulumu, purpuranın uzun sürmesi) erken dönemde başlanan
kortikosteroidlerin böbrek hasarını önleyebileceği öne sürülmüştür. Her ne
kadar mevcut bilgiler steroidlerin böbrek tutulumunu önlemekte ve
tedavisinde etkili olmadığını göstermekte ise de bu konuda kesin olarak
benimsenmiş bir yaklaşım yoktur. Bu nedenle bazı kaynaklar hastalığın
başlangıcında kısa süreli, toksisiteye yol açmayacak kadar düşük dozda
profilaktik steroid başlanmasını yine de kabul edilebilir bir yaklaşım
olarak görmektedir.
Henoch-Schönlein
nefritinde tedavi protokolleri küçük serilere dayanmaktadır ve hiçbirinin
üzerinde yaygın bir uzlaşı sağlanamamıştır. Yeni bulgular yüksek doz
intravenöz pulse metilprednisolonun azotioprin veya sklofosfamidle kombine
edilmesinin ağır nefritli hastalarda yarar sağlayabileceğini
göstermektedir. Ağır nefritli olgularda plazmaferez, Faktör XIII
konsantresi ve urokinaz ile yapılan denemeler de vardır. Dapson
tedavisininHSP bulgularının geriletilmesinde faydalı olabileceği de
bildirilmektedir. |