ana sayfa      e-posta

Aile Hekimi - Psikiyatri Konuları

KAYIPTAN SONRA YAŞAM

                                                                 Dr. Vamık Volkan   

YAS NEDİR ?

Yas tutma, herhangi bir yitim yada  değişikliğe verilen psikolojik yanıt, iç dünyamız ile gerçeklik arasında bir uyum sağlayabilmek için yaptığımız uzlaşmalardır.Yitirilen şey aile yadigarı bir küpe olabileceği gibi, bir umut, bir ülkü, bir dostluk, bir vatan, bir sevgili, birdenbire gelen servet ile terk edilen eski yaşantı hatta eski bir kendilik olabilir. ÖLÜM, kayıpların en somutudur. (O yüzden burada anlatılanlarda ölüm prototip olarak ele alınmıştır.)

KEDER, yas tutmaya eşlik eden duygudur ve yaşamımız boyunca karşımıza çıkan alelade kayıplar karşısında keder duyma, tekrarlayıcı biçimde başımıza gelen bir olaydır.

Öfke, yadsıma ve bölmeyle örülü tepkilerimiz, düşlerimiz, hayallerimiz kederin tipik belirtileridir.

“Keder için ne zaman yardım aranmalı ? “ sorusunun cevabı: bir belirtinin uzun sürmesi ve yaşamı etkileme düzeyidir. Komplike olmamış bir yasın süresi 1-2 yıldır.

İNSAN OLMAK, BAŞKALARINA GEREKSİNİM DUYMAKTIR.

Yası tam olarak tutulmamış kayıplar yaşamımıza gölge düşürür, enerjimizi yutar ve bağlantı kurma yeteneğimizi bozar. Eğer yas tutamıyorsak, eski sorunların, düşlerin ve ilişkilerin kölesi olarak kalırız. Yas tutamayanlar, uzun süreli sevgi bağlarını da sürdürmekte zorlanırlar; ya fazla sıkı tutunurlar yada yeterince sıkı tutunamazlar. Yaşamın paradoxlarından biri de budur: ÖLÜM ALMAK İSTEDİĞİNDE BIRAKAMIYORSAK, YAŞAM GEREKTİRDİĞİNDE DE GENELLİKLE TUTUNAMAYIZ.

Tam olarak yas tuttuğumuzda, kendimiz ve insan olmak hakkında daha çok şey öğreniyoruz. Yalnızca daha fazla psikolojik olgunluk kazanmakla kalmıyoruz, sonunda zevk alma kapasitemizde artıyor. Acı verici ve zayıflatıcı bir yitimin bizi zenginleştirmesi pek de çekici gibi görünmeyen bir kavram. Ama bu doğru, KAYIP, CAN YAKICI BİR ARMAĞAN.

Yası anlamak için gerekli 3 temel özellik;

1-     Her kayıp bizi kaçınılmaz bir keder içine sürükler.

2-     Her kayıp tüm geçmiş kayıpları canlandırır.

3-     Her kayıp, eğer tam olarak yası tutulabilir ise , büyüme ve yenilenme için bir araç olabilir.

4 etken yas tutma yetisini bozar:

            1- Kişinin duygusal yapısı (Çocukluk gereksinimleri yeterince karşılanmamış yada kayba uğramış kişiler, keder duymakta zorluk çekerler)

            2- Kaybedilen ilişkinin özgül doğası. (Aşırı bağımlı yada bitmemiş meselelerle yüklü bir ilişkinin bırakılması zordur.)

            3- Yitimin koşulları: (Aniden ve kötü biçimde ölmek gibi.)

            4- Günümüzde kederin dışa vurulmasına karşı getirilen kısıtlamalardır.

BAĞLANTI NESNELERİ, yas tutanların, olağan dışı bir önemle yatırım yaptıkları gündelik eşyalardır. Bunlar aynı zamanda komplike olmuş belli yasların kapısını açan anahtarlardır.

YASLARIMIZ, PARMAK İZLERİMİZ KADAR KİŞİSELDİR.

Yas tutmanın gidişi yitime hazırlığa, yitirilen ilişkinin özelliklerine, yas tutanın psikolojik gücüne ve keder duyma kapasitesine bağlıdır.

Enfekte bir kesiğin iyileşmesi, temiz olandan daha uzun zaman alır. Zor yada çok bağımlı olduğumuz bir ilişkinin yasını tutmak da komplike olmamış yas’dan daha uzun sürer.

Yaşam boyunca VAZGEÇEBİLME YETENEĞİMİZ; bir sonraki adımı atmaya hazır olmamız, çevrenin güvenli oluşu, çevremizdekilerin desteği ve geçmişteki bırakma sicilimizle doğrudan bağlantılıdır.

Yas tutmanın 2 evresi vardır:

1-     Kriz dönemindeki KEDER:

  • Yitimin yada yitim tehdidinin (ölümcül hastalık tanısı gibi) olduğu anda başlar.

  • Ölümle yüzleşmekten kaçınmak için YADSIMA, BÖLME, PAZARLIK, SIKINTI ve ÖFKE’nin içine girer çıkarız.

2-     Ölümü kabul etmek:

Bir yitimden sonraki saatlerde;

  •             soluklarda daralma,

  •             boğazlarında düğümlenme,

  •             iç çekme gereksinimi,

  •             Kaslarında gevşeklik,

  •             İştah yitimi,

  •             Şok ve uyuşukluk içine girme,

  •             Başkalarını uzak ve silik olarak görme,

  •             Konuşmalarında özellikle ölmüş olandan bahsederken bir baskılılık saptanır.

  •             Yas tutanlardan bazılarının ölen kişinin özelliklerini sergiledikleri gözlenir.

Şok’un şiddeti geçince;

  •             Fiziksel tepkiler yoğunluğunu kaybeder,

  •             Gerçek yas tutanın içine işlemeye başlar.

Kriz dönemindeki keder boyunca, sürekli olan bir istek varsa, o da kaybedilenin geri gelmesi isteğidir.

Kriz döneminde bilinç dışımız zaman kavramı tanımaz ve mantıksızdır. Savunmalar çöker, sonra yeniden canlanır. Bir dakika önce ölümle yüzleştiğimizi düşünürüz, bir dakika sonra ölmüş kişiyi yemeğe çağırmak için onun telefon numarasını çeviririz.

Kriz dönemindeki kederin evreleri:bir evre olsa da düzenli bir şekilde yaşanmayabilir. Bazen sanki yokmuşcasına sessiz kalabilir, bazen karmakarışık şekilde ortaya çıkabilir. )

1-     YADSIMA (İnkar): Şoku emerek, feci gerçeği yavaş yavaş sindirmemize yardımcı olan bir tampon gibi iş görür. Genellikle çabucak gerçeğe boyun eğer, cenazeye katılır, ölü evini ziyarete giderek ölümün gerçekliği ile yüz yüze kalırız. Ancak, gerçeğin bu türden bir sınanması eksik kalırsa, yadsıma sürebilir.

(ÖRNEK: Eşi düşen uçakta olan bayan her defasında havayolu şirketi yolcu listesinde eşinin de adının olmasını söylemesine rağmen tekrar tekrar arayarak emin olamaz, buna inanınca bu sefer “Bugüne kadar 9500 metre yükseklikteki bir uçaktan atlayıp hayatta kalan biri olmuş muydu ? “ diye soruyor.

2-     BÖLME: Zihnin bir yanının yadsırken, bir yanının yitimi bilmesine izin verir.

(ÖRNEK: Babasının cenaze hazırlıkları içindeki bir oğul, seçilen dualar için babasının fikrini almayı yapılacak işler listesine not eder.)

3-     PAZARLIK ETME: Yitimin olduğuna dair  daha yüksek düzeyde bir farkındalık vardır. Fakat direnç, bizi kaderle psişik pazarlıklara oturtacak kadar işi uzatır.

(ÖRNEK: Eğer arabaya binince araba çalışmaz ise bu ölüm bir rüya.)

Pazarlıkların yanında bir dizi “Şunu yapmalıydım” gibi şeyleri sıralarız.

(ÖRNEK: Grip olduğunda onunla daha çok ilgilenmeliydim)

4-     SIKINTI: Önemli bir insanı yada bir şeyi kaybetmek, reddedilme ve güçsüzlük duygularını harekete geçirdiğinden, yitimin gerçekliği yavaş yavaş içimize işledikçe iç sıkıntısı duyarız. Nasıl ki enfeksiyonda ateş bunun bir göstergesi ise, sıkıntı da psişik dengemizin bozulduğuna işaret eden bir çeşit duygusal ateştir.

(ÖRNEK: Kızkardeşinin ani ölümünden sonra her yerde tehlike görüp oğlunu bir gecelik kampa göndermeme)

5-     ÖFKE: Birisi (istemeden de) terk etse, geride kalmak bizi çileden çıkartır. Ölüm durumunda toplumsal kurallar öfkelenmeye izin vermezler. Bunun yerine öfkemizi başka şeylere yönlendiririz. (Doktora kızmak, cenazede olan bazı şeylerden yakınmak gibi.)

Belirli bir öfke, gerçekleri kabul etmeye başladığımızı gösteren sağlıklı bir işarettir.

6-     DÜŞLER GÖRME (Kederli kriz döneminde): Düşler, bilinç dışımızla bağlantı kurar, arzularımızı yerine getirmemize yardım eder, sorunlarımız üzerinde çalışır ve uyanık yaşamımızda kabul edilemez saydığımız düşünceleri dile getirirler. Bu nedenle, kederli kriz dönemindeki düşlerimizin öyküleri, ölümü kabullenmeyle ilgili uyanık yaşamdaki çatışmayı yansıtır. Bu dönemdeki bazı düşler, tümden yadsımadır ve bunlarda mutlu sonlar yaratırız.

(ÖRNEK: Kanser nedeniyle ölen babası düşünde mezarından kalkıp üstünü başını silkeledikten sonra “Ölü olmaktan, yatıp durmaktan  bıktım”   diyerek çıkıyor.)

Ölen kişinin ölü ve diri olarak göründüğü düşlerde, bölme belirgindir.

Yitimin bilincine varmaya ve eşlik eden öfkeyi hissetmeye başladığımızda, bu öfke düşlerde karşımıza çıkar.

Ölüm kabullenildikten sonra genellikle düşlerde tekrarlanmaz.

Yas ile ilgili sınıflandırmalar, araştırmacının hangi kuramsal yaklaşımı benimsediğine göre değişir. Bunlardan örnekler:

A-    Bağlanma kuramını ortaya atan John Bowlby (1961) ve Colin Parkes (1970)’ e göre yas tutmada 4 evre vardır:

1-     Hissizlik: Birkaç saat ile bir hafta arasında sürer.

2-     Kaybedilen kişiyi özleme ve yas tutan kişinin kaybını geri getirme dürtüsünü duyduğu dönem: birkaç ay-birkaç yıl sürebilir.

3-     Dezorganizasyon:

4-     Yeniden örgütlenme:

 

B-    George Pollock (1961)’a göre  yas tutma evreleri:

1-     Akut dönem:

a)      Şok tepkisi,

b)      Duygusal tepkiler,

c)      Ayrılma tepkisi.

2-     Kronik dönem:

 

C-    Volkan (1981), Pollack’ın modelini izler fakat akut ve kronik terimlerini kullanmaz. Tüm yas tutma sürecini ikiye böler:

1-     Başlangıç dönemi,

2-     Yas tutma işi.

 

YAS İŞİ

Bir ölümü kabullendikten sonra yaşamımıza devam etmek isteriz. Ancak kaybettiğimiz kişinin duygusal varlığı kafamızın içinde dolaşıp durur, bizi onunla yeni ve daha uygun bir ilişki düzenlemeye zorlar. İşte bu uzlaşma dönemi YAS İŞİ olarak bilinir.

Başarılı bir yas işlemi için iki ana bileşen gereklidir;

1-     Bizim için ne anlama geldiğini değerlendirmek üzere ilişkiyi yeniden gözden geçirmek,

2-     Onu, geleceği olmayan bir anıya dönüştürmek.

Yas işini yapabilme yetisi, gelişimsel öykümüze bağlıdır. Doğduğumuz günden itibaren, bir şeyleri bırakarak büyürüz. Bebek, sütünü bardaktan içmek için annesinin memesini bırakır; yürümeye başladığında kucakta taşınmanın güvenliğini bırakır. Eğer bu geçişler güvenli bir ortamda olursa, çocuk iyi gelişir ve yas tutmak için psikolojik bir modele sahip bir yetişkin olma olasılığı artar. Sağlıklı ayrılıklar olmamışsa, yas işi çok daha yavaş gider.

Güncel kayıpla başa çıkabilmek için, geçmişimizdeki “yası tamamlanmamış kayıplarımızla” karşılaşmaya zorlanırız.

Yası sonlandırmak için, psişik eşi bir anıya dönüştürür ve kendimizi onun gücünden kurtarırız. Bilinçdışında, bu ayrılma “öldürme” gibi hissedilebilir.

Yas işinin sonuna simgesel düşler eşlik edebilir: donmuş bir göl çözülmeye başlar, bir çiçek açar yada kara bulutlar çekilir.

Yas tutma işi ne zaman biter ? En gerçek yanıt, bizim için önemli olan hiç kimseyi yada hiçbir şeyi bırakmadığımızdır. “Geçmiş asla ölü değildir” .  Bir yitim her zaman canlanabilir ve yeniden can yakabilir. (Yıldönümlerinde, birlikte yaşanmış bir olayın tekrarında vs.)

Bu türden yinelenmeler nedeniyle, kederin ancak pratik olarak sona ermesinden söz edersek, “yitime ait düşünceleri artık hergün hatırlamaz, tekrarlamaz ve bu düşüncelere duygusal olarak yanıt vermez hale geldiğimizde keder sonlanmıştır”. Komplike olmamış bir yasta, genellikle bir yada iki yıl boyunca tatilleri ve diğer yıldönümlerini beklenmedik bir acı yaşamadan anlattığımızda bu gerçekleşmiştir.  

PSİŞİK EŞ

Terkedilmiş olmamız, bizi terk eden kişiyle ilgilenmekten vazgeçmemiz anlamına gelmez. Onun duygusal varlığına yanıt vererek ilişkinin sürmesini sağlarız. Buna Psişik eş denir.

Bizim dünyamızda yer alan yada bir zamanlar yer almış olan tüm insanların ve şeylerin psişik eşlerini taşırız.

Psişik eşleri barındırabilme yetisi, genelde 2 yaşında başlar. Psişik eşleri barındırabilme, tutabilme yetisi sağlamlaştıkça, çocuk giderek daha uzun sürelerle yalnız kalabilmeyi becerir. Bizde psişik eşi bulunan kişinin kaybı ile, gerçek dünya yaşantısı kaybolmasına rağmen psişik eşin sıcaklığı devam eder. Hatta ayrılık nedeniyle bu sıcaklık daha da kızışır. Yas işi, yitimin ateşini söndürmeyi ve psişik eşi soğutmayı içerir.

Ölüm ve boşanma arasındaki temel fark; eski eşe dünya gözü ile bakabilmektir. Bu, hayal kurmayı ve ülküleştirmeyi kısıtlar, ayrılığın gerçek nedenlerinin göz önünde kalmasını sağlar.

İsteyerek memleketten ayrılmak, boşanma yüzünden keder duymayla paraleldir. (Kişi tekrar vatanına dönüp görebilir.) Sürgüne zorlanmak ise bir ölüm gibi yaşanır.

Büyümenin bir aracı olarak kayıp:

Hastaların çocukluk çatışmaları çözüldükçe, yeni bir enerji ve canlanmaya kavuşurlar. Aynı durum yas tamamlandıkça da görülür. Yas tamamlandıkça yeni işlere ve ilişkilere yatırım yapmak için şiddetli bir istek duyarız. Bu enerji ile birlikte , olgunluk ve eşduyum da gelir. Kendimizi daha iyi anlarız. Saçma tartışmalara, kısır kıskançlıklara, boşa geçirilen zaman dilimlerine kısılıp kalmak istemeyiz.

Yasın sonunda, kaybettiğimiz ilişkiden , gereksinim duyduğumuz bir şeyi kendimize mal ederiz. Bunu özdeşimler yapmak süreci ile başarırız.

ÖZDEŞİMLER:

Özdeşim, bir başka kişinin bazı yönlerini, ülkülerini ve işlevlerini (bir çok zaman istemediğimiz halde) üstümüze alarak gerçekleştirdiğimiz bilinç dışı bir süreçtir. Bu süreç bir çeşit paradox da içerir. Bir başkasının özelliklerini, ülkülerini, işlevlerini üzerimize aldıkça ona bağımlılığımız azalır. (ÖRNEK: Yabancı dil öğrenirken bir öğretmeni model alır yada özdeşim yaparız. Ama bir kez o dilde ustalaşınca , artık öğretmene gereksinimiz kalmaz.)

Özdeşimler, yası tamamlamamıza, bu şekilde bir rol oynayarak yardım eder.

Özdeşimler, kaybettiğimiz kişiye yada şeye yakın kalmak için bilinç dışı bir arzuyla güdülenirler ve bir çeşit içsel anı gibi iş görürler. Kısa süre içinde, zenginleştirici özdeşimler, kaybettiğimiz kişinin psişik eşinden ayrılmamıza yardım ederler.

ÖRNEK: Kocası ölünceye kadar parayla hiç uğraşmamış dul bir kadın finans işlerindeki yeteneğini keşfeder.

ÖRNEK: Bir avukatın baltaya sap olamamış oğlu babasının ölümünden sonra hukuk öğrenimine başlar.

KOMPLİKE YAS

( … Yas tutamamak, ölüm ve yeniden doğumun büyük, insanca döngüsüne girememektir.

                                                                       Robert Jay LİFTON)

Komplike yasa neden olan durumlar:

1-     Kaybedilen ve kaybeden arasındaki çözümlenmemiş meseleler,

2-     Kişinin yas tutma kapasitesini zorlayan dış koşullar,

3-     Geçmişte çözümlenmemiş kayıplar,

4-     Ayrılıklara dayanamayan  bir duygusal yapı.

1-     Kaybedilen ve kaybeden arasındaki bitmemiş meseleler:

Bir ilişki ne kadar mutlu ve olgunsa, zaman yada gelişme ilerlememizi gerektirdiğinde onu bırakmak o kadar kolay olur.

Kaybettiğimiz kişiye ne kadar bağımlı isek, özgüvenimizi yükseltmek için ona o kadar ihtiyaç duyarız, onu bırakmak o kadar zorlaşır. (Bir çocuğun –ergenli öncesi-  anne-babası için yas tutması gibi, bir anne-babanın çocuğu için yasını tamamlayamaması gibi)

Yas tutmadaki temel iş, yoksunluk yada terk edilmeye uyum sağlamayı içerir. Geçmişte aşılamayan kayıplar olduğunda –anne yada babanın çözümlenmemiş ölümü gibi- yeni bir kaybın yasını tutmakta güçlük çekeriz.

Bir yetişkin olarak yas tutma yetisinin gelişebilmesi için, ergenliğin sağlıklı bir biçimde tamamlanması önemlidir. (Ergenlik, yas tutma için bir provadır.)

2-     Kişinin yas tutma kapasitesini zorlayan dış koşullar:

Kederlenmek için zaman ve alana gereksinim duyarız. (Bu nedenle bir çok kültürde buna yönelik törenler ve adetler vardır.) Yas tutan kişinin, cenazenin planlanmasına katılması, ölen kişinin bedenini görmesi, mezara konulduktan sonra üzerine toprak atması ve ard arda gelen başsağlığı dileklerini kabul etmesi ölümü yadsımayı zorlaştırır. Ayrıca bu törenler, kederle ilgili sorunların su yüzüne çıkması ve sağaltılması için de yararlıdır. Günümüzde, din yada aile sistemlerimizden uzaklaştığımız için keder sıklıkla komplike oluyor.

Bazı durumlarda, tam olarak yas tutmamız ölümün doğasından dolayı engellenir. Ani bir ölüme eşlik eden şok, yas yuyma sürecini dondurabilir. Bu tür ölümler, dünyanın güvenli bir yer olduğu duygumuzu sarsar. (Ölüm, hayatta kalanın beklemediği bir anda , örneğin kısa bir tatilde iken gerçekleşirse, uzun süreli bir hastalıktan sonra bile gerçekleşse ani olmuş gibi yaşanır.)

Vahşi bir ölüm şeklinin de eklediği komplikasyonlar vardır. Çoğunlukla kederlenmek için gerekli öfkeyi bastırırız yada yer değiştirtiriz. Çünkü hiddeti ifade etmek insana çok tehdit edici gelir

Ölüm sırasında uzaktaysak yada başka durumlarda yoğunsak (Savaşta yas tutulamayacağı gibi), yadsıma fırsat bulur. Sevdiğimiz bir kişi bizden uzakta öldüğünde, ölü bedenini hiç görmezsek yada cenazeye katılmazsak, bu yalıtılma yadsımamıza izin verir. Bu yalıtım sadece coğrafi değildir. Bu ölüm eğer özkıyım , aşırı dozda madde alma yada AİDS’ten ölme gibi bir etiket taşıyorsa, hayatta kalanlar toplumsal ağın dışında bırakılabilir ve kederlerini ifade etmekten yoksun kalabilirler.

Sonuçta, etkili olarak yas tutabilmemiz için kaybetme fikrine katlanabilmemiz gerekir.

 BİTMEYEN YAS  

Bitmeyen yastakiler (sürekli yas tutanlar), yitirdikleri ilişkiyi bir biçimde çözümleme çabası içinde, ilişkilerini durmadan gözden geçirirler. Çözüme hiçbir zaman ulaşılmaz. Çünkü kayıp o kadar sıcaktır ki, soğuyamaz. Kişi, yitimiyle barışamaz.

Komplike olmamış yasta tipik olarak 1-2 yıl içinde kaybolan işaret ve belirtiler olmasına rağmen bitmeyen yasta bunlar devam eder.

Bitmeyen yastakilerin saplanma dereceleri farklı olabilir. Bazılarında bu saplanma bastırılmıştır. Bir çoğu yeniden evlenir, başarılı meslek yaşamları olur. Ancak enerjilerinin bir kısmı başka yerdedir. Bunun belirtisi olarak;

  •             Dil sürçmeleri,

  •             Ölmüş kişiden söz ederken şimdiki zamanı kullanması (Ahmetin kıvırcık saçları var, Mehmet lahanayı sevmez gibi),

  •             Evin bir köşesini adeta türbe gibi ölen kişiye ayrılması (Ölen kişinin onlarla birlikte olduğunu yada uzakta olmadığını hissederler),

  •             Sıklıkla reenkarnasyona , ruh çağırma seanslarına ve diğer doğaüstü konulara yoğun ilgi gösterme

Sürekli yas tutan kişi, yitimi geri döndürmek ve kaybettiği kişiyle tekrar birleşmek ister. Ancak aynı zamanda, yitirdiği ilişkinin daha az uğraştırıcı olmasını da ister.Bu, kaybedilen kişiyi kurtarma özlemi ile ondan kurtulma dürtüsü arasında bir çatışma yaratır.

Komplike olmamış yasta genellikle kısa bir süre görülen düşler, bitmeyen yasta yaşam boyu devam eder. Bu kişilerin düşlerinde genellikle üç ortak tema vardır:

1-     Hareket edememe duygusunu yansıtır ve birbiri ardına gelen cansız tablolardan oluşur.

2-     Yitirilenin geri getirilebileceği yanılsamasını doğrudan yansıtır. ( Bu düşler aynı zamanda yas tutan kişinin zıt duygularını yansıtırlar. Yaslarını tamamlayabilmek için ölünün ölü kalmasını isterler, ancak ölmüş olan kişi yaşamaya devam eder.)

3-     Yitirilen kişinin tehlikede olduğu yada ölüm-kalım savaşı verdiği görülür.j

Bitmeyen yastakilerin bazıları, ölmüş kişiyi sadece düşlerde görmekle kalmaz, içsel bir arkadaş olarak onu sürekli hisseder. (Hayali oyun arkadaşı olan çocuklar gibi) Bu durum, kayıpla olan çatışmayı çözümleyememekten kaynaklanır. 

Ayrılma, kaybedilen ilişkideki psişik eşin kızışmasına ve hayatta kalan kişinin bilinçdışında belirginleşmesine yol açar.

Olağan yas içinde, özdeşimlerin gözden geçirilmesi ve işlenmesi yoluyla psişik eş küllenir ve özümsenir.Böylece yas tutan kişi ilişkiden ayrılabilir. Sürekli yas tutanlar ayrılamazlar. Psişik eş rahat vermez hale gelir. Yas tutan kişinin yaşamında etkili bir varlık olabilir. Psikanalistler, bu tür duygusal varlıklara içe alınmış nesne (introject) adını verirler. Yas tutan kişi, içe alınmış bir nesneyi sıklıkla bedenden ayrı bir ses olarak hissederler. (Aslında kaybedilen ilişkinin dinamiklerini temsil eder.)

(örnek: Gazeteci Russell Baker, otobiyografisinde annesinin kalıcı etkisini “annemin kafamın içinde dönüp durması” şeklinde ifade eder ve şöyle anlatır: “Şimdi dünyanın ölü bildiği annem, benim zihnimde hala serbestçe dolaşıyor. Bazı sabahlar beni gün ağarmadan uynadırıyor  <<Dayanamadığım bir şey varsa, o da pes eden kişidir>> diyor”.)

İçe alınmış bir nesne oluşturmakla bir bağlantı nesnesi yaratmak arasında bir ilişki vardır ; içe alınmış bir nesne bedenin içinde duyumsanır. Böylece , psişik eş ve kendilik etkileşir.

YASA GÖMÜLENLER

SAĞLIKSIZ ÖZDEŞİMLER

Ölümden sonraki saatlerde, bazen geride kalanın, kaybedilen kişinin fiziksel özellikleri ile çok hızlı özdeşimler yaptığını fark ederiz. (ÖRNEK: Kocasının geçirdiği kalp krizine bağlı olarak sesini kaybeden bir kadın olgu)

Sağlıksız özdeşimler zorlama olarak görünebilir ancak örnekleri çoktur. (Kötü davranılan çocuğun kendisi de çocuğuna kötü davranan bir anne yada baba haline gelmesi gibi)

Sürekli yas tutanlarla, yasa gömülenlerin psikolojik şeması arasındaki fark önemlidir. Sürekli yas tutanlar, kendileri ile kaybettikleri kişi arasındaki sınırı net olarak belirlenmiş şekilde tutarlar ve ilişkiyi sürekli olarak yeniden oynarlar. Sağlıksız özdeşimler yapan kişi ise bu sınırları kaybeder.

YASA GÖMÜLMÜŞ KİŞİLER: Çözümlenmemiş yastan kaynaklanan depresyon içindeki kişilerdir. Yasa gömülmüş kişinin, sorununun kaynağının çözümlenmemiş yas olduğu konusunda hiçbir fikri yoktur.

Depresyon, ifade edilememiş öfkenin içe döndürülmesidir. Yasa gömülmüş bir kişi, kaybettiği kişiye karşı duyduğu öfkeyi ve bunun sonucu olan suçluluğu içe döndürmüştür.

Yasa gömülmüş kişilerin  düşlerindeki öykülerin deseni, içsel çatışmalarını yansıtır.: kaybedilen kişinin hem sevilen, hem de nefret edilen yönleriyle özdeşim.

ÇOCUKLARIN YİTİME VERDİĞİ TEPKİLER

Çocukluktaki kayıplar alanında 2 konuda fikir birliğne varılmıştır:

1-     Bilinçdışı ile ilgili çalışmalar sonucunda, ayrılığın küçük bir çocuk için bile koparılmak olarak yaşandığı,

2-     Çocuğun yitirilen kişi ile yaşantısı ne kadar uzunsa ve psişik eşi sürdürebilme yetisi ne kadar fazla ise, yası , yetişkininkine o kadar benzer.

Herhangi bir çocuğun ölüme olan tepkisinin ne olacağını anlamak için bazı şeyleri göz önüne alınmalıdır:

1-     Çocuğun yaşı ve içsel dayanıklılığı/esnekliği,

2-     Ev ortamının güvenli olup olmaması,

3-     Ölümün tipi,

4-     Yetişkinlerin yitimin yerine bir şeyler koyabilme ve teselli sağlayabilme becerisi.

Çocuğun ölüm kavramını anlama yetisi yaşına göre değişir:

2-3 yaşından önce Yaşamlarındaki önemli insanları kaybeden çocuklar, bir şeyin eksik olduğunu hissederler. Bu açlık duygusundan farklı değildir. Bir başka kişinin psişik eşini oluşturup sürdürebilme yetisi çok azdır.

2-3 yaşındaki çocuk Yetişkinlerin yardımıyla ölüm kavramından bir şeyler anlayabilir. Çünkü olasılıkla bir böcek, bir çiçek, bir evcil hayvan gibi ölü bir şeyler görmüştür. Bu yaştaki çocukların ölümü anlamadaki yetersizliklerini şu cümleden anlayabiliriz: “Biliyorum, annemin geri gelmeyeceğini söylediniz, ama ona telefon etmek istiyorum”.

5-10 yaş arası çocuklar Ölümü geri döndürülebilir ve geçici bir şey olarak görürler. Çocuk alttan alta kişinin ölmediğine inanır.  Ölümün ne olduğunu bilir ama kendisinin ölebileceğini düşünmez.

10 yaşından sonra Ölüm kavramını ve ölümün bir son olduğu konusunda daha gerçekçidirler.

Ergenlik öncesindeki bir çocuğun yitime tepkileri genellikle bir yetişkine gerip gelebilir. Çünkü dışardan bakılınca, evde beslediği hayvanının ölümüne bir aile bireyinin ölümünden daha fazla üzülüyormuş gibi anlaşılır. Oysa çocuk, evcil hayvanın ölümünün kederi ile baş edebilir, bu nedenle de bunun ifadesine izin verebilir. Önemli bir yetişkinin ölümü ile yüzleşmek ise çok tehdit edici olabilir. Bu nedenle çocuk bilinç dışında bunu yadsır ve hiç üzüntü belirtisi göstermez.

Ergenliği tamamlamadan bir ebeveynini kaybeden ve ebeveynin yerine geçecek ve yas tutmaya yardım edecek iyi birini bulamayan çocukların yası tamamlanamaz ve bitmeyen yastaki kişiler haline gelirler.

                                               ÇÖZÜMLER

UYUM SAĞLAMA VE TERAPİ

Yas çoğunlukla profesyonel yardım gerektirmez. (Zaten çoğu kişi de profesyonel yardım aramaz)

Yas sürecinde yadsıma, bölme, pazarlık, suçluluk ve öfkenin olağan olduğunu, yas işinin hem sıkıntılı hem de dengeleri bozan bir dönem olduğunu ve olağan yasın bazen garip bir şekle bürünebileceğini öğrendiği zaman kişi genellikle rahatlar.

Toplum olarak, ölümü konuşma konusundaki tabuları kaldırarak yas tutanlara yardımcı olabiliriz. Yas tutan kişiyi, akrabaları ve arkadaşları ile bu yaşadıklarını ve eşlik eden duygularını açıkça konuşması için yüreklendirebiliriz.

Ebeveynlerini ergenlik çağında kaybetmiş olan kişilerle yapılan çalışmalar, yas tutan ergenlerin “korunmaması” gerektiğini göstermiştir. Kederlerini ifade etmeleri ve cenaze törenlerine katılmaları yüreklendirilmelidir.

Ergenliğini tamamlayan kişiler, bir yetişkin gibi yas tutabilir.

Küçük bir çocuğun bile, yasın bir başlangıcı bir de sonu olduğunu bilmeye gereksinimi vardır. Çocuğun, yetişkinlerin yas tuttuğunu, sonra da yası aşabildiğini görmesi önemlidir.

Psikoterapötik yardıma gereksinim duyan görece az sayıdaki kişi için, sağaltım seçenekleri kısa süreli psikoterpiden psikoanalize kadar değişebilir.

Ne yazık ki, günümüz psikiyatrisinde moda ilaç yazmak olduğu için ilaçlar kalıcı sağaltımın yerini almaya başlamaktadır. Komplike bir yas nedeniyle acı çeken bir kişiye ilaç vermek, yanlış bir yaklaşımdır. İlaçlar duyguları köreltir ve yasın gidişini bozar.

YENİDEN YASLANDIRMA SAĞALTIMI

Yas tutan kişileri, yitimin tetiklediği bir çatışmaya karşı yeniden koşullamak olarak adlandırılabilir.

Vamık Volkan tarafından geliştirilmiştir.

Kişinin genel psikolojik varlığını büyük oranda göz ardı ederek, somut yitime verilen tepkiler üzerinde odaklanması.

Bu terapi, yasın hangi noktada saplandığını belirlemek, bu saplanmayı gevşetmek ve yas tutan kişinin o noktadan başlayarak yitimi için “yeniden yas tutmasını” sağlamak yöntemi olarak gelişti.

Hastayla haftada 3-4 kez görüşme yaparak, 2-4 ay sürer.

Bu tedaviye alınacak hastalar dikkatli seçilmelidir. Bu sürecin ortaya çıkardığı anksiyeteye dayanabilmek için, adayda yeterli psikolojik gücün olması gerekir.

Bu tedaviye en uygun hastalar, bitmeyen yastaki kişilerdir. Bu gruptakiler, kaybettikleri kişiyi tekrar görme umudunu taşırlar, yine de yeniden birleşmelerden korkarlar. Çünkü yeniden birleşmeler yasın hiçbir zaman çözümlenemiyeceğine işaret eder.

Yeniden yaslandırma yalnızca bir kez denenmelidir. Eğer ilk sağaltım başarılı olmaz ise başka bir psikoterapi gereklidir.

Kaynak : Kayıptan sonra yaşam adlı kitaptan derlemedir , yazar ; Dr. Vamık Volkan' a teşekkürler